DÜNYANIN NAZİK KAYITSIZLIĞINA KARŞI BİR İNSANLIK HİKÂYESİ
BİRİNCİ BÖLÜM
Dünya, bir varmış bir yokmuş hikâyesidir. Bazıları hikâye anlatır, bazıları o hikâyeleri dinler bazıları ise o hikâyeleri yaşarlar. Anlatılan bir delilik hikâyesinde, hikâyenin delisi olmayı çok istemişimdir her zaman, fakat delirmek herkesin harcı değildir. Kendimizi zavallı egolarımızdan ayırmak, süslü sözcüklerden ayıklamak, bencillik eleğinden geçirmek birçoğumuzun karı değil. Bu hikâyenin kahramanı bir çılgın, eşine pek rastlanacak insan türünden değil… Onu kaleme almamak insanlık tarihine haksızlık olurdu.
Aralık ayının yağmurlu bir günü, çok kıymetli Gülay Karslıgil hocamdan bir telefon geldi “sergi var galeride, ben orda olacağım sende gel görüşmüş oluruz” diyerek beni sergiye davet etti. Açılışı birkaç gün önce yapılan serginin olduğu galeriye gitmek üzere evden çıktım. Sözleştiğimiz saatte galeriye gittiğimde Gülay Hocam benden önce gelmişti… Kimseler yoktu. O dönem kendi imkânlarımla akademiye hazırlanıyor, bazı dönemler Gülay hocamın hazırlık kurslarından destek alıyordum. Pekte yolunda gitmeyen belirsizlikler yığınıyla doluydu o dönem. İnsan bir evreyi atlatıp bir diğerine geçince o meşhur soruyu soruyor kendine “ ne yapmalı”. Lise bitince Güzel Sanatlar Akademisine hazırlanmaya karar verdiğim dönemde içinde bulunduğum belirsizliklerin üstesinden gelemiyordum bir türlü. Sonunu benim bile tahmin edemediğim bir durum için kimselerden destekte almaya cesaret edemiyordum. Gülay hocamla galeride buluştuğumuz gün biraz bu durumlardan konuştuk… Bu gün seni biriyle tanıştıracağım, bu yolda seni destekleyecek eğitim gönüllüsü bir insan. Evvela biraz tereddüt ettim biraz da çekindim doğrusu karşılıksız gönüllü kimselere pek denk gelmedim, o yüzden o kadar çok heveslenmedim. Düşüncesinden dolayı Gülay hocama çok teşekkür edip kimseyle görüşemeyeceğimi öyle ortamlarda sıkılacağımı ve buna benzer bahaneler sundum ama boş, hocam çok kararlıydı ve o yağmurlu gün benim hayatımın yön değiştireceği, şekil alacağı gün olduğu hiç aklıma gelmemişti. Galeriden çıktık, ben biraz gerginim biraz sinirli içten içe bir şey çıksa da geri dönsem diye bahane arıyorum, kendi kendime söyleniyorum. Şimdi içeri gireceğiz kapıda sekreter kız bize buyurun bekleyin beyefendiye haber verim diyecek bizi kapıda bekletecek sonra; şimdi müsait değil biraz bekleyin diyecek, beklemeye devam edeceğiz falan filan kafamdan gururumun okşanacağı birçok senaryo yazıp duruyor bunları düşündükçe daha da geriliyordum. Bülent Bey’in çalışma ofisi galeriden yaklaşık birkaç bina sonraydı. Hocamla asansörden çıktık kapıya doğru gidiyoruz, ben kafamda kurguladığım senaryoyu beklerken kapı açıldı ince uzun koridordan Bülent bey geldi bizi kapıda karşıladı, odasına davet etti… Kahverengi montumu alarak kendi elleriyle askıya astı o an bütün tezlerim çürümüştü. Bülent bey’in mütevazı tavrı beni çok şaşırtmıştı ama yine de orda bulunduğumdan pekte memnuniyet duyduğumu söyleyemem. Hocam daha önceden benimle ilgili görüşmüş olması lazım ki, işte size bahsettiğim genç bu diyerek cümleye başladı. Bülent Bey gayet sıcak ve samimi tavrıyla eğitimimle ilgili her türlü desteğinin arkasında olduğunu, ne gerekliyse hepsini yapmaktan mutluluk duyacağını belirterek bana büyük bir yol açmıştı. Önümde büyüyen belirsizliklerin üstüne birazı daha eklenmişti. Kararlı olduğum bu yolda ciddiye alındığımı bir başkasında da görünce, doğrusu kendimi kamçılanmış hissediyor başarmak için başka çıkışımın kalmadığını hissediyordum; ama yinede bu yolun sonunda başarısızlık ihtimalide vardı bu ihtimali göz ardı edemezdim bu olası şeylerin karşısında fedakârlık yapan bir insanı hüsrana uğratmak istemezdim doğrusu.
O gün oradan çıktıktan sonra bir daha Bülent beyi ne aradım ne de gittim. Birkaç hafta sonra Bülent bey’den bir telefon geldi benden haber beklediğini bir şeye ihtiyacım olduğunu sordu benden gelecek haberi beklemekte olduğunu söyledi. Telefonu kapattıktan sonra beni unutmayıp önemsemesi doğrusu hoşuma gitmişti karşılık almadan birilerine destek olunabileceğini bana iyice kabullendirmişti. Bu aramalar bir süre devam etti bu sürede ben akademiye hazırlanıyor haftanın birkaç günü de bir iş bulmuş çalışıyordum. Aradan uzun bir süre geçti ve aslında bu olanların nerdeyse unutmuştum ben. Üniversitelerin sınav tarihleri açıklamış, süre daralmıştı bu yoğunlukta sınava yoğunlaşmıştım. Temmuz ayında Selçuk Üniversitesi’nin sınavları vardı. Artık yüzleşme zamanı geldi… Selçuk Üniversitesinin iki gün süren resim öğretmenliği yetenek sınavlarına girdim, sınav bittikten sonra memlekete dönerken benimle birlikte sınava giren arkadaşlar arayarak sınavı geçtiğimi söylediler ve asıl hikâyenin kahramanıyla olan serüvenim işte tam da burada başladı. Memlekete döndükten birkaç gün sonra Bülent Bey aradı yetenek sınavlarına gireceğimi, sınavlar için masrafların olacak bununla ilgili sana destek verelim dedi. Bülent Bey’in sınava girdiğimden haberi yoktu, tam denk gelmişti… o esnada durumu anlattım kendisine çok sevindi en kısa sürede yanına gelmemi isteyerek “bana yol ver evladım, ver ki sana destek olayım” diyerek telefonu kapattı. Yaklaşık bir ay sonra üniversite kayıtları başlamış ve ben kayıt yaptıktan sonra yeniden dönüp birkaç hafta sonra okula dönmek üzere yarım kalan şeyleri tamamlayıp yeni bir serüvene adım atacaktım. Gitmeden önce Bülent Bey’e söz verdiğim gibi onu görüp öyle okula dönmeliydim. Sözleştiğimiz bir gün Bülent Bey’in çalışma ofisinde buluştuk, önce samimiyetle beni bir kucakladı, bir şeyler ikram etti ve aslında Bülent Özatay kimdir, neler yapar bunu bana anlatmaya başladı. Hayata bakışı, duruşu beni çok etkiledi, aslında olayın en başından beri biraz haksızlık yaptım diye de kendimi de suçlamadan edemiyorum. Destek verdiği öğrenciler arasında sanat akademisinde okuyan öğrencileri olduğunu ve okuyacağım bölümün diğer bölümlere göre biraz daha masraflı olduğunu, bu konuda okul hayatı boyunca tüm desteğiyle arkamda olduğunu söyledi ve bir de bir daha bana bey diye değil bir ağabey bir amca olarak hitap edersen sevinirim diyerek uyarıda bulundu. Her geçen gün aslında biraz daha iyi tanımaya başlayıp yaşama, hayata, insanlara bakışına hayranlık duymaya başlıyordum.
Okul başladı ve ben hiç görmediğim bir şehir de yeni bir hayat kurmaya başlıyordum… Bülent Amca’mın da dediği gibi aslında her şey öyle uzaktan göründüğü gibi değildi. Bazen gurur yapanın bir işe yaramadığını hayatın gururdan daha gerçekçi olduğunu yaşayarak tecrübe ediyordum. Her ayın 15 Bülent amcamdan maddi bir destek geliyor bu destek benim koltuk değneğimdi, bu aylık desteği okul bitene kadar hiçbir zaman aksamadı eksilmedi ve hiçbir zaman gecikmedi.
Buraya kadar beklide her şey sıradan, beklendik diyebilirsin, belki de öyledir ama bundan sonra anlatacaklarıma pekte sıradan diyemeyeceğim. Ben hayatım boyunca hiçbir zaman hislere, içine doğmaya, müneccim hikâyelerine pek inanmadım, ama varmış, sonradan öğrendim taşın sertliğini, su adamı yutarmış bunları hep sonradan gördüm. Siz uykularınızda bilmem kaçıncı rüyayı görürken birileri sizin içinde bulunduğunuz durumları hissedebilirmiş bunlara bir bir şahit oldum. Konya’nın soğuğunu bilenler bilir hava çıldırdı mı hiç bir şey yapamazsınız jilet gibi keser yüzünüzü. Okulun ilk yılı üç arkadaşla birlikte meram yaka’da eski bir apartmanın çatı katı dairesine yerleştik. Mevsim değişince içinde bulunduğunuz vaziyete göre şekil almak zorundasınız, doğayla inatlaşmak hiçbir işe yaramıyor. Kış soba demekti, odun kömür buna benzer birçok şey… Üç kişinin cepkeninden çıkan matematik bunlara pek denk gelmiyordu. Belirli aralıklarla Bülent Amca’mla görüşüyorduk ama hiç bu konulara onu açmak aklıma gelmedi. İşte inanmadığım o gerçeğin ötesindeki hisler burada devreye girdi. Sabah 9 civarı Bülent Amca’dan yine telefon geldi akşam kafama takıldı seni düşünüyordum, “Konya çok soğuk bu çocuk ne yaptı? Diye o yüzden sabah bu saatte hiç beklemeden seni aradım.” Ben cümleye girmeden “hesabına bu sabah bir miktar para yatırdım, henüz ısınmak için bir şeyler alamadığınızı biliyorum hiç beklemeden bu ihtiyacınızı görün dedi” cümlesi bitti ama ilk birkaç saniye karşılık verecek hiçbir sözcük bulamadım ne diyecektim falan, adımı bile unuttum. Telefonu kapattım ama hala şaşkınlığım geçmiş değil yani nasıl aklına düştük neden bizi düşünüyor, bunu kendine sorun edip beklemeden sabahın ilk ışıklarında Hızır oluveriyor, doğrusu o gün ki aklımla içinden çıkamadım. O gün hiç beklemeden Kampüs’ün yolunu tuttum, bankamatiğin önünde beklerken eski bir soba alırız biraz da kömür odun falan bir süre idare eder diye söyleniyorum, hesabıma yatan parayı görünce içinde bulunduğum şaşkınlığın üzerine birazı daha eklenmişti… Ben bir şeyleri kısa yoldan çözmeyi hesaplarken Bülent Amca bunların hepsini benden önce düşünmüş bize düşünecek hiç bir şey bırakmamıştı. Bu bütün eksiklerimizi tamamladıktan sonra benim ve arkadaşlarımın o yanan sobanın etrafındaki mutluğunu, aradan on yıl geçmesine rağmen hala tarif edemem. Bir insanlığın mutluğuna ancak ve ancak yüksek ahlak sahibi insanlar vesile olabilirdi. O akşam bir süredir derinlemesine ısınmaya ihtiyaç duyan ellerimi açıp, göğe sevgili Bülent Amca’m için şükranları mı gönderdim.
Bu hikâyelerin ardı arkası kesilmiyor Bülent Amca’mın hayatta başka bir işi yokmuş gibi ben ve benim gibi birçok insanın hikâyesine el oluyor kendine sorun ediniyordu. Bu yaptıklarından sonra bu vefa borcunun sözlü olarak geçiştirilmeyeceğini, bunların mutlaka yazıya dökülmesi gerektiğini düşündüm. Uzay çağında, teknolojinin bütün fedakâr hediyelerini bir tarafa bırakarak belirli aralıklara, “Sevgili Bülent Amca” diyerek mektuplar yazmaya başlamıştım, içimdeki ağır yükü biraz olsun böyle boşaltıyordum. Mektuplara karşılık alınca daha da mutlu oluyor, bir sonrakini yazmak için gün kovalıyordum. Üniversite hayatım bu serüvenlerle doldu taştı anlatılacak o kadar ardı arkası kesilmeyen Bektaşi hikâyesi var ki bu yaşımda bile düşününce hala şaşkınlıklar içinde kalıyorum. Bazen düşünüyorum ya Bülent Özatay olmasaydı o hep istediğim Güzel Sanatlar Akademisi’ni nasıl okurdum… Elbette bir şekilde biterdi ama nasıl, bir insan ancak kendi canından kanından evladına bu kadarını yapabilirdi. İçimdeki bütün tabuları ön yargıları insanlığa bakışımı kırdı geçirdi, bütün tezlerimi çürüttü… Ömür denilen bu hayatıma ışık oldu ona ne şükranlar etsem hangi yaptıklarına karşılık gelir bilmiyorum. Hızırlar varmış, siz imdat edince yetişek birileri, sizin sorunlarınızı kendine sorun edecek insanların olduğunu bizzat gözlerimle gördüm, ama gerçeğin mayası gözle görülmüyor. Bu nazik dünya, bu büyük çoğunluk gayet kayıtsız, artık ağlayan çocuk seslerine uykumuz kaçmıyor. Ruhlarımızı törpüleye törpüleye keskin bir tarafımız kalmadı, alışıyoruz tüm olanlara… Firavunların çoğaldığı, bu her gün adaletinden şüphe ettiğim dünyada böyle bir insanın varlığından haberdar olmak, benim dünyaya olan umudumu daha da diri kılıyor.
FAHRİ ERTÜRK







