Önder Çubuk’un Bülent Özatay ile Anısı
Maliye ve Gümrük Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’ndeki görevime 23 Ocak 1990 tarihinde başladım.
Kadro şubesinde işe başladıktan sonra haliyle çevreyi, işi, ortamı tanımaya çalışıyor, yeni bir işe başlamanın sevinci ve heyecanıyla derin bir mutluluk yaşıyordum. Ama bu sevinç fazla sürmeyecekti.
İşe başladığım gün olan 23 Ocak 1990 günü öğle sonrasında Merkez Atama Şubesinden çağrıldım. Herhalde eksik kalan işlemler söz konusudur diyerek 2.kata indim. Erdal ÖNDER Bey’in yanına vardım. Kısa bir hal hatırdan sonra, Erdal Bey, şahsımla ilgili bir konuyu görüşmek için çağırdığını söyledi. Şahsıma ait durum belki de Maliye Bakanlığı tarihinde ilk kez yaşanan bir süreç olarak yer alacaktı. İşte acımasız, karışık ve bir o kadar da mucizevi yolculuk böyle başladı.
Erdal bey, daha önce askerlik yaptığımı ve ibraz ettiğim yedek subay terhis belgesinden anlaşıldığı üzere üniversite mezunu olduğumu buna rağmen neden lise mezunu olarak sınava girdiğimi sordu. Ve bunun atamanın iptali anlamına geldiğini söyleyerek durumu kısaca özetledi. Tüm anlattıklarına katıldığımı ama bunu neden yaptığımın da sorulmasının daha sağlıklı olacağını belirterek, 1986 yılında sınavla öğretmenlik görevine atandığımı ve bir süre görev yaptıktan sonra istifa ettiğimi ve 3 yıl sonra tekrar görev almak için başvurduğumda ise stajyerliğimin kalkmaması nedeniyle öğretmenliğe dönemeyeceğimin bildirildiğini ifade ettim. Kısacası öğretmen olabilmek için yeniden öğretmenlik sınavına girmem gerekiyordu.
Ancak yakın bir zamanda da yeni bir öğretmenlik sınavı olmadığından bahsederek Maliye ve Gümrük Bakanlığının açtığı memuriyet sınavına Afyon Defterdarlığı kanalıyla başvurduğumu, başvuru formunda yer alan daha önce memuriyet yapıp yapmadığımıza ilişkin bölümü öğretmenlik yapmam nedeniyle evet diye işaretlediğimden dolayı başvurumun kabul edilmediğini söyledim. Öğretmenliğe dönemiyordum. İşsizdim. Ayrıca üniversite mezunu olarak başvurum kabul edilmediğinden dolayı lise mezunu olarak başvurmak zorunda kaldığımı ve başvurumun kabul edildiğini anlattım. Diğer taraftan, yeni evliydim. Eşim de bende çalışmıyorduk. Ekonomik olarak sıkıntıdaydık. Ve neresi olursa olsun gitmeye de hazırdık.
Söylemek istediğim şey sınava lise mezunu olarak girmek zorunda bırakıldığım gerçeğiydi. Ayrıca başvurumu yaptıktan sonra yazılı sınava çağrıldığımı, başarılı olunca sözlü sınava çağrıldığımı, istenen tüm belgeleri verdiğimi ve akabinde atandığımı ifade ettim. Bu kadar sürede Lise mezunu olduğum eğer anlaşılmadıysa ve işlem yapılmadıysa burada ihmalin bende olmadığını, belirttim. Yalan beyandan bahsedilemeyeceğini böyle olsa askerlik belgesini ibraz edemezdim, Benden ne belge istendiyse onları arz ettim, diyerek durumu anlattım.
Söylemek istediğim şey sınava lise mezunu olarak girmek zorunda bırakıldığım gerçeğiydi. Ayrıca başvurumu yaptıktan sonra yazılı sınava çağrıldığımı, başarılı olunca sözlü sınava çağrıldığımı, istenen tüm belgeleri verdiğimi ve akabinde atandığımı ifade ettim. Bu kadar sürede Lise mezunu olduğum eğer anlaşılmadıysa ve işlem yapılmadıysa burada ihmalin bende olmadığını, belirttim. Yalan beyandan bahsedilemeyeceğini böyle olsa askerlik belgesini ibraz edemezdim, Benden ne belge istendiyse onları arz ettim, diyerek durumu anlattım.
Aynı zamanda Daire Başkanımız olan Bülent ÖZATAY bey, ertesi gün beni odasına çağırdı.
Müşfik, yardım etmeye hazır, anlayışlı ve asla suçlamayan bir ciddiyetle ve dikkatle dinledi beni. Ne bir yorum yaptı nede olumsuz bir şey söyledi. İşte aradaki fark buydu. Bülent Bey, bir taraftan sorunu çözmeye çalışırken bir taraftan da karşı odaklarla mücadele etmek durumunda kalıyordu. Hep engel, hep engel, hep engel. Maliye Bürokrasisinin en tepe kadrolarının o zaman gördüm acımasızlığını ve çalışanına dahi tepeden bakışını. Ne var ki Bülent Beyin yetkisi de bir yere kadardı. Konu bir karar verilmek üzere o zaman ki Genel Müdürümüz Fikri ŞAHİN beyde bekliyordu. Bülent Bey’in, Fikri beyi ikna ettiğini biliyordum ancak sorunun olumlu bir şekilde çözümünün salt Fikri beyin kararıyla olamayacağı bir durum söz konusuydu. Nihai kararı daha yukarısı verecekti. Zaten Müsteşarların tavrı baştan belliydi. Bir tek Bakan beyin konuyu nasıl değerlendireceği bilinmiyordu. Bakan beye bu durumu kim izah edebilecekti. Üstelik arada müsteşar varken. Tüm olumsuzluklara rağmen bu risk ve cesaret göze alınabilir miydi? Değer miydi? Ya umulan olmazsa, tüm çabalar heba olacaktı.
Bülent Bey, bir taraftan sorunu çözmeye çalışırken bir taraftan da karşı odaklarla mücadele etmek durumunda kalıyordu. Hep engel, hep engel, hep engel. Maliye Bürokrasisinin en tepe kadrolarının o zaman gördüm acımasızlığını ve çalışanına dahi tepeden bakışını. Ne var ki Bülent Beyin yetkisi de bir yere kadardı. Konu bir karar verilmek üzere o zaman ki Genel Müdürümüz Fikri ŞAHİN beyde bekliyordu. Bülent Bey’in, Fikri beyi ikna ettiğini biliyordum ancak sorunun olumlu bir şekilde çözümünün salt Fikri beyin kararıyla olamayacağı bir durum söz konusuydu. Nihai kararı daha yukarısı verecekti. Zaten Müsteşarların tavrı baştan belliydi. Bir tek Bakan beyin konuyu nasıl değerlendireceği bilinmiyordu. Bakan beye bu durumu kim izah edebilecekti. Üstelik arada müsteşar varken. Tüm olumsuzluklara rağmen bu risk ve cesaret göze alınabilir miydi? Değer miydi? Ya umulan olmazsa, tüm çabalar heba olacaktı.vurmak doğru muydu. İşte o da yapıldı. Ve asla vazgeçmediler. Sadece tek bir istisnası vardı. O da Bülent Bey.
Konuyu hukuki yoldan halletmek amacıyla, Bülent Bey Hukukçu Şube Müdürümüz Sami KILIÇ beyi görevlendirdi. Çünkü idari açıdan yapılacak bir şey kalmamıştı. Müsteşarlık makamı Nuh diyor peygamber demiyordu. Konu hukuki platformda ele alınacaktı artık. Bu nedenle gerekli bilgiler ve belgelerle bir dosya hazırlandı. Memuruna tepeden bakan,çalışanına değer vermeyen karanlık zihniyetli acımasız idarecilerle nereye kadar gidilebilirdi ki. Zaten gidilemedi de. Tüm lehteki emsal kararlar ve Danıştayın içtihad kararıyla birlikte görüş alınmak üzere konu Başhukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğüne intikal ettirildi. Tabi bu arada ben her gün işe bir korku ile geliyor, endişe ile çalışıyor (hatta çalışamıyorum) her odaya birinin girişinde veya bir telefon geldiğinde tedirgin oluyordum.
Bu arada BAHUM’dan beklenen görüş bir türlü gelmiyor, adeta ipe un seriyorlardı. Yani sorumluluk almak istemiyorlardı. Psikolojik zaman dediğimiz anların nasıl bir yıkım olduğunu en iyi bilenlerden biri olmuştum. Günler haftalar geçiyor BAHUM’dan hala cevap gelmiyordu. Bildik, klişeleşmiş, şablonik, korkak bir bürokrasi vardı karşımızda. Bülent Bey’e karşı taraf olumlu düşündüklerini söylemelerine rağmen her ne hikmetse bunu yazılı olarak bildiremiyorlardı. İkili oynuyorlardı. Ne garip.
Bu nedenle bir gün Bülent Bey beni de yanına alarak BAHUM’a gittik. Dönemin BAHUM Genel Müdürü Coşkun Hilmi ERTEM’di. Konuyu bir an önce halletmek için böyle bir görüşme faydalı olacaktı. Makam odasında geçen konuşmanın son bölümü ise adeta balyoz gibiydi. Bülent Bey karşı tarafa görüşlerini soruyor, Hukuk müşaviri Ahmet AKSAKAL ağzında bir şeyler gevelercesine, cevap veriyor ama anlaşılmıyor belli ki iki arada bir derede, olumlu düşündüğünü söyleyen adam gitmiş yerine konuşamayan bir adam gelivermişti.
Bülent bey onun çaresiz durumunu görünce Genel Müdüre dönerek sert bir şekilde; Siz ne düşünüyorsunuz? diye sordu. Bu sefer şaşırma sırası Genel Müdürdeydi. Oda konuşamadı ilkin. Sonra mırıldanır gibi bir şeyler söylemeye başlayınca, Bülent Bey onunda niyeti anlamış olacak ki yerinden kalktı ve sert bir ses tonuyla kestirip attı. “Görüşünüz ister olumlu olsun isterse olumsuz, bir an önce cevabınızı yazın,” dedi. Ve arkasını dönüp çıktı. Adamlar bunu hak etmişlerdi. Kendi kurumuna karşı bu kadar sorumsuzluk ve lakayıtlık gösteren bir birimden hayır mı gelir. Bülent Bey’in tavrı bayağı etkili olmuş olacak ki, BAHUM’un cevabı ertesi gün geldi. Tabi ki olumsuz bir görüştü bu. Suya sabuna dokunmayan tamamen mahkeme kararlarına tamamen aykırı bir değerlendirme idi. Adamlar bir memur ölmüş bitmiş önemli değil, yeter ki rahatları bozulmasın. Bir memur haklıda olsa üst makamla kötü olmaya değer mi? Oysa Personel Genel Müdürlüğünün görüşü de tam aksi yönde olup tüm hukuki kararlarla birebir örtüşüyordu. Ne kadar haklı olursan ol. Müsteşarla ters düşme yeter. Gerisi önemli değil.
Dönemin Müsteşarı Biltekin Özdemir gerçekten çok güçlü bir konumdaydı. Ne emsal kararlar nede içtihat kararı adamların umurunda değildi. Yazılarında atıf da bile bulunmamışlardı. Resmen görmezden gelmişlerdi. Tüm yazılanları ve belgeleri yok saymışlardı. Müsteşar ne düşünüyorsa doğru olan oydu. Maalesef her şey bitmişti. Hukuki anlamda haklı olmamıza rağmen İdare mahkemesine gitmekten başka bir yol kalmamıştı. BAHUM’un işgüzarlığı sayesinde süreç uzayacak ve hayatımız daha da zorlaşacaktı. Ama Bülent Bey bizi zorda koymamak adına İdare Mahkemesi sürecini hiç düşünmedi bile.
Bülent beyin BAHUM’dan gelen olumsuz görüş yazısından sonra ne idari nede hukuki yapacak bir şeyi kalmamıştı. Artık göreve son yazısının elime tutuşturulması an meselesiydi. Ha bu gün ha yarın derken, günler haftalar geçip gidiyor ama hiçbir şey olmuyordu. Bu işte bir gariplik vardı. Bilmediğimiz bir şeyler oluyordu sanki. İyiye veya kötüye yorumlanabilecek bir emarede görünmüyordu.
Her türlü hukuki, idari işleme, girişime ve onca çabaya rağmen süreç başarılamamıştı. Resmen bitmişti. Ne var ki Bülent Bey’in indinde bitmemişti. Bu kadar emeğin ve haklı çabanın karşılıksız kalması, hakkın ayaklar altına alınması, kimsesizlerin ve sessiz çığlıkların göğe yükselmesi elbette ki Gayretullaha dokunur ve onu üzerdi. Ve O’da nihayetinde gereğini halk eder ve yapardı. Ve öyle de oldu.
O döneme ait 2 adet belgeyi konuya katkısı olması amacıyla ayrıca ekledim.
-Göreve Başlamak için ev adresime yapılan tebligat yazısı
-Bakanlık Makamına sunulan lehte yazımız
1990 yılı Haziran ayının ilk günlerinden bir gün. Güzel bir yaz sabahı mesaiye daha yeni başlamıştık. Bülent bey geldi, odamıza. Pek alışıldık bir durum değildi. Bülent beyin rahat ve neşeli hali bizi de rahatlatmıştı. Çalışanlar genelde, böyle bir durumda biraz gerilirler. Acaba bir şey mi var diye. Ama bu durum öyle bir hal değildi. Gözlerinin içi gülüyordu. Odada Fuat Bey ile Nurhan hanım vardı. Ve Bülent bey misafir koltuğuna değil de Nurhan Hanımla benim aramdaki sandalyeye oturdu. Ve gözlerindeki ve yüzündeki tebessüm haliyle doğrudan ilk sözü şu oldu. “Hadi çay söyle bakalım”. Önce şaşırdım. Belli ki güzel bir şeyler vardı. Müjde vardı, Göz aydını ve lütuf vardı. O hal bana da geçti bir anda. Oda arkadaşlarım daha ne olduğunu anlamamışlardı. O candan ses tonu ve samimiyeti her şeyi anlatmaya yetmişti. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Konuşmasının devamını bekliyordum. Heyecan, sevinç, ve mutluluk bir anda sarıverdi. O muştulu sözler daha söylenmeden o halin rüzgarı mı desem, ne bilemiyorum bir şeylerin hallolduğunu hissettirdi bana. Hem de güçlü bir şekil de hissettirdi. Adeta şampiyonluğunu ilan etmesine dakikalar hatta saniyeler kalan bir takımın bir oyuncusu gibi. O insanın içini rahatlatan içten bir gülümseme ve ses tonun ne olduğunu anlatır gibiydi. Bir şeyleri sezmiştim. Ama emin olamıyordum. Ve beklenilen an geldi çattı. Gözlerimin içine bakarak yürekten ve gönülden bir ses “senin iş tamam” dedi.
Dünya bambaşka bir dünya olmuştu sanki. Tüm acılar ve sıkıntıların o dayanılmaz yükü bir anda uçup gitti, üzerimden. Sonsuz bir mutluluk ve heyecan, sonsuz bir minnet, ebedi bir dua, nihayetsiz bir şükran, hepsi o an doldu bedenime ve ruhuma. Yeniden doğuş böyle bir şeydi. Diriliş ise bu an.
Acılar, hayal kırıklıkları, umutsuzluk, gözyaşı, çöküş ve tüm yapılamaz denilenlere karşı sadece bir kişinin inanılmaz mucizevi gayreti, feraseti, kararlılığı, merhameti, cesareti, samimiyeti ile erdemin zaferiydi gelinen nokta. Bu ancak bir mucize ile taçlanabilirdi ve öyle de oldu. Her şey bitti denilen anda, Bülent Bey’in konuyu Bakanımız Sayın Adnan KAHVECİ’ye arz etmesi sonucu ve o güzel insanların diyaloğuyla bir mucize gerçekleşti. Beni sırat köprüsünden aldılar.. (Rahmet ve minnetle andığım Sayın Bakanımızın mekanı cennet olsun. Adı gibi Adn cenneti olsun. Nur olsun.)
Bülent Bey, yaşanılan süreci ve yapılanları kısaca Bakan Bey’e arz ediyor. Bakan Bey’in cevabı, Doğru olanı yapmışsınız, güçleri gariban bir memura mı yetmiş! şeklinde oluyor. Sayın Bakanım ne yapalım, ne takdir buyurursunuz denilince görevine devam etsin diyerek cevaplıyor Bakan Bey. İlgili yazıyıda görevine devam ibaresi ile imzalıyor. Sayın Bakanım Müsteşar bey sonradan sorun çıkarırsa diye arz edilince müsteşarla görüşür sorun edilmemesini söylerim. diyerek son noktayı koyuyor. İşte güzel insanların bir aradalığı ve farklılığı. Bakanımız Sayın Adnan Kahveci ve Daire Başkanımız Sayın Bülent ÖZATAY. Daha ne denebilir ki.
Allah onları her iki cihanda da daim ve naim eylesin. Evet bu bir mucizeydi başka türlü tanımlanamaz ve açıklanamaz. Aşılmaz olan aşılmıştı, olmaz olan oldurulmuştu, bilinmez olan ise bilinir kılınmıştı. Gökyüzüne yükselen çığlıklar yıldırım, gözyaşları ise rahmet olup geri dönmüştü. Yüce Rabbimize Hamdolsun. Ve onun himmetine ve değerlerine omuz verenlere selam olsun. Onlara şükran ve minnet borçluyum. Hayat onlar gibi az bulunur değerlerin sayesinde katlanılır oluyor. Yaşanılır kılınıyor. Ve onların sayesinde yaşam anlam kazanıyor. Zorlaştıran, engelleyen, korkak, bencil, çıkarcı, yalancı, riyakar, hırsız, benliklere, insan olmanın yüceliğini ıskalayanlara en güzel cevap ise o güzel insanların varlığı ve onların yaptıklarıdır. Onun lütfu ve rızası için çabalayan, ve bunu sadece O’nu hoşnut etmek amacıyla değil onun yarattıklarını da koruyan, kollayan, paylaşan, yardım eden, onları gözeterek onları önceleyen, sevindiren, ayağa kaldıran, gayret eden, iyilik, güzellik ve doğruluk üzerine ne varsa onu yaşatan ve yaşayanlara selam olsun.
Önder ÇUBUK



